MANŞET Yerel Yönetim

Gazeteci Utku Çakırözer’le Söyleşi

Fotoğraf: Muhammed Niyazov

Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) Eskişehir Milletvekili olan ve aynı zamanda bir gazeteci olan Utku Çakırözer ile gazetecilik mesleğine dair konuştuk.

Bilgisayar mühendisliği mezunusunuz. Ama aynı zamanda da bir gazetecisiniz. Peki, sizi gazeteciliğe iten nedir?

Türkiye’de herkes gazetecilik öğrencileri kadar şanslı değil. Bazen insanlar arzu ettikleri mesleğe, hayatlarının ileri aşamasında kavuşabiliyor. Yani her zaman her insan istediği dalda okuyamıyor veya okuduğu dalda mesleğini yapamıyor. Ben bilgisayar mühendisliği okudum. Mezun oldum, ama daha sonra ilgimin; sosyal meselelerde, Türkiye’nin siyasetinde, Türkiye’de kamu yaranın korunması meselesinde olduğunu üniversitede okurken fark ettim. Ama mezuniyetim sonrasında staja başvurarak, ‘Öncelikle gazeteciliği yapabilir miyim? Çok seviyorum’ diye düşünüp geçiş yaptım. Ama şunu da biliyorum ki benim konumumda olan birçok kişi arzu etmesine rağmen cesaret edemez. Ya da bazen tam tersi oluyor. Gazetecilik okumuş olan değerli arkadaşlarım sizler gibi çok arzu etmelerine rağmen bazen imkan bulamıyorlar. Gazetecilik okulundan mezun olan arkadaşlarım sektörde çalışma imkanı bulamıyorlar. Ben bir fırsat çıktı onu değerlendirdim. Tabii siyasete girince ara verdim. Ama 1994-1995 yılından bu yana bu mesleği severek yaptım.

“Hayatınızda Fırsat Yaratın”

Los Angeles Times ve Washington Post gazetelerinde meslek deneyimi kazandınız. Bunun size ne gibi faydası oldu?

Hangi meslekten olursak olalım; hayatta bugüne kadar ne yaptık? Daha iyi ne yapabiliriz? diye düşünmek için ara vermek iyi bir şey. Aynı zamanda da mesleklerimizde deneyimimizi artırmak, yeni teknolojiler ve yeni tartışmalar konusunda bilgilenmek için de özellikle yurt dışına çıkmak önemli bir yere sahip. Hem gazeteci meslektaşlarıma hem de başka meslekteki değerli kardeşlerime ve bugüne kadar hocalık yaparken üniversitede öğrencilerime tavsiye ettiğim bir konu: ‘Mutlaka hayatınızın bir bölümünde fırsat yaratın’. Bu; eğer maddi imkanınız varsa o imkanı kullanarak, imkanınız yoksa burslardan faydalanılabilinir. O da yoksa “Hem çalış hem gez” Work And Travel programları vardır. Onunla bile olsa yurt dışına çıkın; farklı kültürleri, farklı yaşam tarzlarını, mesleğinizin başka ülkelerde nasıl yapıldığını ve kişileri ‘Tanıyın görün’ diyen birisiyim. Ben aynısını hem hayatımın hem de meslek kariyerimin çok ileri aşamasında yapabildim. Ben yurt dışına çıktığımda 39 yaşındaydım. Ben bu bahsettiğiniz gazetelerde iki farklı burs kazandım. Maddi olarak bir imkanım yoktu. Gazetecilikte yaklaşık on beşinci yılımdı. Diplomasi muhabiriydim. El-Kaide tarafından katledilen bir gazeteci var: Daniel Pearl isminde Amerikalı bir gazeteci. Onun adına ailesi ve Amerikalı gazetecilerin verdiği bir burs var. Her yıl hala da devam ediyor. Tüm dünyadan bir ya da iki gazeteciye ABD’nin bilinen gazetelerinde çalışma imkanı sunuyor. Bizdeki staja benzer ama profesyonel  yazı yazıyorsunuz. Amerikalı gazeteci ne yapıyorsa aynısını siz yapıyorsunuz. Bundan faydalanmamı sağladı. Bir bursa başvurdum ve daha önceki çalışmalarıma, kariyerimde nelere imza attıysam onlara bakıldı ve o imkan verildi. Onunla Los Angeles Times gazetesinde beş buçuk ay gazetecilik yaptım. Amerikalı editörler ile Amerikalı muhabirler ile birlikte habere gittim. Kendi haberlerimi ve kendi yazılarımı yazdım. Onlar edit ettiler ve basıldı. Gerçek anlamda da gazetede benim imzam ile basıldı. Washington Post gazetesine de ‘’Fulbright’’ bursu ile başvurdum. Washington Post gazetesine başvurma nedenim şuydu: Yeni medya teknikleri, basılı gazeteyi artık bitiriyor. Ama bir taraftan da internet üzerinden bir çok farklı yeni medya dediğimiz haberi farklı sunuş şekilleri ya da haberin halka, kamuoyuna farklı platformlardan sunulmasına ilişkin tartışmaları da öğrenmek için Washington Post gazetesine başvurdum. Orada online “Washingtonpost.com” da çalıştım. Orada da Türkiye’de şu anda çok canlı olan ‘Kağıt mı? İnternet mi?’ tartışmasını bizzat yakından tanıdım. Bu deneyimim çok işime yaradı. Amerika’dan döndükten sonra Cumhuriyet Gazetesinde yöneticilik yaptım. Cumhuriyet Gazetesinde ilk Twitter hesabını, haberlerin ilk sosyal medyada duyulmasına ilişkin çalışmayı ben başlattım. Şu anda Twitter hesabını kaç kişi bilmiyorum. Ama Cumhuriyet Gazetesi’nin Twitter hesabının kurulmasına ve oradan haberlerin duyulmasına, yazarların tanıtılmasına ben öncülük ettim. Sosyal medyada nasıl yaygınlaştığını şu anda siz de görüyorsunuzdur. Bundan on yıl öncesinden bahsediyorum: Ben  on yıl önce gittiğimde, Twitter Türkiye’de yeni yeni bilinen, denenen bir şeydi. Bunun haberde, habercilikte kullanılmasının, Amerika’da ne kadar yoğun olduğunu görerek buraya aktarımını yaptım. Sosyal medyanın habercilikte kullanılmasının çok faydalandığımı söyleyebilirim. Meslektaşlarıma da mutlaka Amerika olur, başka bir ülke olur… Mutlaka yurt dışına gidip mesleklerinde deneyim kazanmalarının önemini vurgulamak isterim.

Fotoğraf: Muhammed Niyazov

“En Önemli Fark: Örgütlenme”

Sizce Avrupa ve Amerika’daki gazetecilik ile Türkiye’de yapılan gazeteciliğin farkları nelerdir?

En önemli farklarından biri: Örgütlenme. Türkiye’de gazetecilik örgütleri ve sendikaları maalesef istediğimiz kadar güçlü değil. Avrupa’da çok güçlü.Yani ABD’de de yine gazeteciliği, basın özgürlüğünü koruyan anayasanın önemli maddeleri var. Mahkemelerin, yargı kurumunun ifade özgürlüğünü net bir şekilde koruyan maddeleri var. Basın çok kutsal. Amerika’da haber alma hakkı ve basın özgürlüğü çok kutsal. Belki yakın zamanda D.Trump ile gazeteciler arasında tartışmaları izliyorsanız; ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Avrupa’da da sendikalar ve gazetecilik örgütleri çok güçlü. Tabiİ ki  hukuk yanlarında. Ama gerektiğinde grev yapabiliyorlar, gerektiğinde protestolarını etkili bir şekilde halka anlatabiliyorlar. Türkiye’de maalesef gazeteciler aslında anayasamızda yazmasına rağmen kanunları olmasına rağmen basın özgürlüğü sadece sözde kalıyor. İktidarın iki dudağı arasında; gazeteler kapanıyor, gazeteciler işsiz kalıyor, gazeteciler tehdit edilebiliyor. Bende rahatlıkla Ocak ayı basın özgürlüğü raporunu yayınladım. Deniz Zeyrek tehdit ediliyor, Fatih Portakal tehdit ediliyor. Yani hedef gösteriliyor. Ve bunlar son derece kaygı verici. Basın özgürlüğü ve çalışma anlamındaki fark;  Amerika’da gazetecilik gerçekten çok saygın. Bu saygınlığı sağlayan da gazetecilerin kendi içerisindeki denetim ve kontrol mekanizmaları. Ne demek istiyorum? Örneğin Amerika’ya gitmeden önce Milliyette bir muhabir iken bazen günde iki üç haber yazıyordum. Benim yazdığım haber bazen aynı şekilde gazeteye gidiyordu. Amerika’da şunu gördüm: Eğer bir gazeteciye görev veriliyorsa, bazen bir haberi yazması günler alıyor. Ben yaşadım. Bizzat bana verilen görevler; ‘Şurayı izle ya da şu konuda senden geniş analiz bekliyoruz’. dendiğinde önce konuyu araştırıyorsunuz. Sonra konuşacağınız kişiler ile konuşuyorsunuz, haberinizin taslağını oluşturuyorsunuz. Taslağınızı editörünüze gönderiyorsunuz ve editörünüz düzeltmeler ile ve yeni taleplerle; Şunu da sor. Bunu da sordun mu? Buna ulaştın mı? Burası doğru mu? gibi sorularla size dönüyor. Siz onları tamamlayıp bir daha gönderiyorsunuz. Editör bitirdiğinde ondan sonraki ikinci final okuyan bir başka editör var ona gidiyor. O yine altını çiziyor. Şunu çıkaralım, bu kalsın. Onu doğru mu sordunuz? diye bir daha gönderiyor vs. Haberin işlenişi yani muhabirden gazeteye girişe kadarki süreçte arada değişik mekanizmalar var ve her biri etkili. Türkiye’de ise böyle değil. Muhabir yazıyor, aynen giriyor. İnternete de yazıyorsunuz giriyor. Hatalı ise hatalı giriyor, eksikse eksik giriyor, isim yanlış ise isim yanlış giriliyor. Amerika’da yapıldığında isim yanlışlığı maddi hataya neden olmakta. Maddi hata: Adamın söylemediğini söylemiş gibi göstermek. Bunlar kabul edilebilir hatalar değil. Böyle bir şey olduğunda da hemen ertesi gün düzeltme giriyor gazete. Yanlışlıkla bir gazetecinin haberinin düzeltmeye gitmesi onun yaşayabileceği en kötü şey Amerika’da normalde de Türkiye’de de böyle olması lazım. Ama bizde basın etik ilkeleri çalışma ilkeleri neredeyse ortadan kaybolmuştur. Belki derslerinizde görüyorsunuz ama pratikte neredeyse yok. O yüzden temel farkı böyle söyleyebilirim size.

Fotoğraf: Muhammed Niyazov

“Hiçbir Zaman Ön Yargılı Olmayın”

Son olarak gazetecilik okuyan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Öncelikle ve mutlaka gündemi çok yakından takip etmeli. Bütün gazeteleri çok iyi takip edin. Sadece kendi siyasi görüşünüze yakın olanı değil;  tam zıttı olanı, farklı olanı, renksiz olanı, nötr olanı… Hepsini takip edin. Kim ne diyor? Ondan haberdar olun. Örneğin ilgi alanınız varsa; kültür, belediye, sağlık alanında olan biteni, o alana ilişkin bilimsel yayınlardan da takip edin. Bir eğitim muhabiri, bir sağlık muhabiri, bir kültür muhabiri mutlak suretle o alanın kendi dergilerini, kendi yayın organlarını, kendi gazetelerini, çok yakından takip etmeli. Ben olabildiğince bir ya da iki yabancı dil tavsiye ediyorum. O da şunun için; dünyada olan biteni orijinal dilinden takip ederek çeviriye mahkum kalmamak için. İngilizce biliyorum. Ama keşke Almancayı, Fransızcayı, Arapçayı, Rusçayı, bilebilsem ve onların görüşlerini orijinal olarak okuyabilsem diye hayıflanıyorum. Zamanınız varken bunu öğrenin. Az önce söyledim: Ben 39 yaşında yurt dışına çıktım. Siz daha gençsiniz. Çıkın yurt dışına birkaç yıl geçirin geçirebiliyorsanız. Mutlaka o kültür değişimini, oradaki havayı teneffüs edin. İlla bir şey öğrenmek zorunda değilsiniz. Her hangi bir imkan ile gidip o hayatı görün. İnsanların hem kendi ülkelerini hem de dünyaya ve Türkiye’ye bakışlarını görmekte çok büyük fayda olduğunu düşünüyorum. İlgi alanlarınızı geniş tutun. Gazetecilik sadece teorik bilgiden ibaret değil.  Hayattaki bizim ya da bizim gibi olan insanların karşılaştığı sorunlarla ilgilenmeliyiz. Örneğin; adam bir devlet hastanesinin kapısında isyan ediyorsa, o bizim ilgilenmemiz gereken bir meseledir. Çocuğuna ilaç alamayan ya da devletin ilaç vermediği bir mesele, eğitimdeki sıkıntılar, bir yurttaki küçük çocukların hali… Bunların her biri bir haberdir. Ama hayatları ilgilendiriyor. O yüzden ilgi alanınızı geniş tutun. Sadece insan değil; çevreye verilen zarar, suların hali, ormanların hali, yani aklınıza gelebilecek her şey aslında gazeteci için bir objedir. Yeter ki bunu iyi işlesin. Bir de hiçbir zaman ön yargılı olmayın. Yani kendi düşünceleriniz, dünya görüşünüz sizi perdelemesin. Kendi dünya görüşünüzün zıttında olan insanlarla haber için görüşün. Sosyal diyaloğunuz mutlaka olsun. Hep kendi çevrenizde olup, sadece belli bir bakış açısı ile hayata bakmamamız lazım. Üstelik gazeteciysek hiç bakmamamız lazım. Yani sosyal anlamda da her grupla temasımız olması lazım. Ama bir gazeteci işini yaparken kendi dünya görüşünden mutlak suretle sıyrılmak zorundadır. Gazetecilik bunu gerektirir. Çünkü onu öyle bir yapacaksınız ki bazen gerektiğinde kendinize yakın olan biri hatalıysa ve eksikse eleştirebilme gücünüz olsun. Yoksa eğer bizim mahallenin gazetecisi olursanız, bizim mahalleyi eleştiremezsiniz. Yani mutlak suretle bu mesleği yaparken ilerde değişik yerlerde çalışacaksınız. Önemli olan  halkın çıkarını göz önünde bulundurmanız.. O yüzden gerektiğinde belki muhalif bir yayın organı ya da devlete ait bir yayın organında;  Anadolu Ajansı veya TRT vs. çalışmak durumunda kalabilirsiniz. Doğal, iş, aş meselesi bu. Bunda yanlış ya da gocunulacak bir şey yok. Yeter ki nerede olursanız olun; gazeteciliği aynı okulda öğrendiğiniz gibi objektif bir şekilde gerçekleri, verileri ortaya koyarak ve olayın her tarafını bir araya getirerek işleyebilin. Bu çok önemli bir şey.

Haber: İlker Polat