Güncel Kültür-Yaşam MANŞET Yerel Yönetim

Eski Gazetecilerden Halis Uluç Gürkan ile Söyleşi

Fotoğraf: Ali Bestami Hoşgören

Bir dönem Ankara Milletvekilliği yapan ve aynı zamanda eski bir gazeteci olan Halis Uluç Gürkan ile gazetecilik mesleği ve iletişim fakülteleri hakkında konuştuk.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz ?

Bir öğretmen anne ve asker babanın çocuğuyum. Annem babam Konyalı ama ben babamın görevi nedeniyle Şanlıurfa’da doğdum. İlkokulu 5 ayrı yerde 5 ayrı okulda okudum. Bu nedenle ortaokul ve liseyi yatılı okudum. Üniversite için Ankara’ya geldim. İzmir’de evlendim.  Ankara’dan milletvekilli oldum. Türkiye’yi hemen hemen her yönüyle biliyorum. Siyasete ilgim üniversite yıllarında başladı. Öğrenci derneği başkanlığı yaptım. Daha sonra bizim mülkiye dediğimiz siyasal bilgiler fakültesi mezunları gibi kamu devlet bürokrasisinde bir iş yapmak yerine gazeteciliği seçtim. Uzun yıllar gazetecilik yaptım. Daha sonra 1991 yılında siyasete girdim. Ankara milletvekilli olarak üç dönem 1991’ den 2002’ye kadar görev yaptım.  Bu sürece içinde TBMM başkanvekilliği yaptım. Aynı zamanda Türkiye’yi uluslar arası parlamentolarda temsil ettim. AGİT Parlamenter Asamblesi,  Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkan Yardımcılığı yaptım . 2002 yılından bu yana Orta Doğu Teknik Üniversitesinde ve Ufuk Üniversitesinde öğretim görevliliği yapıyorum. Hayatımın benim için en anlamı olaylarından biri 12 Mart askeri müdahalesinin sonrasında sevgili rahmetli  Uğur Mumcu ile birlikte aynı dönem 107. Tuzla Piyade Okulu’nda , 4. Havan Takımında Yedek Subay adayı olarak Türk ordusunda maalesef  rütbe takamaz denilerek sakıncalı piyade olarak kıtaya gönderilmemiz. Ama Askeri İdare Mahkemesi’nde davayı kazanmamız;  Türk ordusunda rütbe takamaz diye 12 Mart döneminde bir faşist anlayışla engellenen, benim de meclisteyken meclis başkanvekili olarak iki kez toplam 52 saat Cumhurbaşkanlığı görevine vekalet etmiş olmamdı.

Fotoğraf: Ali Bestami Hoşgören

“Toplumu, Gerçeklerle Yüzleştirme Duyguları İçerisinde Gazeteciliği Seçtim”

“Kamu devlet bürokrasisinde bir iş yapmak yerine gazeteciliği seçtim” dediniz. Peki, sizi gazeteciliğe iten unsurlar nelerdir? Neden gazetecilik ?

Yaşamım boyunca siyasete ilgi duyduğum için halkla bütünleşebilmek ve halka sesimi duyurabilmek… Gazetecilik o günlerde şimdiki gibi değildi.  Sadece bir aktarmacılık gibi algılanmıyordu. Aynı zamanda halkı gerçeklerle buluşturmak, gerçeklerle aydınlatmak, kendini onlara tanıtmak işlevini de içeriyordu. Halkımla, toplumla buluşabilmek; onları aydınlatma ve gerçeklerle yüzleştirme duyguları içerisinde gazeteciliği seçtim.  Temel motifim bu oldu. Gazetecilik yaşamım boyunca buna gerçekten çok dikkat ettim. Hiç bir zaman şu şunu dedi,  bu bunu dedi anlayışıyla gazetecilik yapmadık. Uğur Mumcu’yu tanımlarken hep araştırmacı gazeteci tanımı uygulanır. Bizim neslimiz, ekolümüz öyleydi.  Bu nedenle Türk yaşamına çok anlamlı katkılar sunabildik.  Toplumu gerçekle yüzleştirmeye dönük haberler  nedeniyle gazetecilik yaşamında epey ödül kazanma imkanı bulabildim. En çok ödülü de 1990’lı yıllara gelirken Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’la o dönemdeki Amerikan Başkanı Bush’la görüşmesinin tutanaklarını yayınlamıştım.  O nedenle  İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin Çetin Emeç ödülünü,  Bülent Dikmener ödülü bunların hepsini alabildim. Bunlar benim gurur kaynaklarım . Daha sonraki yıllarda gazetecilikten siyasete de halka olan yakınlığım nedeniyle yani hedeflerim doğrultusunda geçiş sağlayabildim.

Tarafsız ve idealist gazeteciliğin olduğunu düşünüyor musunuz?

Tarafsızlıktan ve idealist gazetecilikten kasıt nedir? Ben hiç kuşkusuz kendi özel yaşamımda bir taraftım. Benim belli bir dünya görüşüm vardı ve bu görüşüm doğrultusunda kamuoyunda gazetecilik aracılığı ile ilişkilendirmeye çalışıyordum. Ama tarafsızlık gerçeğe karşı tarafsızlık.  Hiç bir olayı hiç bir olguyu çarpıtmadan doğrudan verebilmek.  Gazetecilikteki tarafsızlık kendinizin dünya görüşü olabilir.  Ama gerçeğe sadık olacaksınız;  gerçeği eğip bükmeyeceksiniz, kendi görüşleriniz doğrultusunda çarpıtmayacaksınız.  Ama günümüzde sadece Türkiye açısından değil,  dünya açısından da bu konuda ciddi bir yozlaşma ciddi bir bozulma var. Bu da gazeteciliğin sahiplik yapısındaki değişimden kaynaklanıyor. Gazetecilik bir kamu hizmetidir.  Toplumu bilgilendireceksiniz.  İşte ona 4. Kuvvet ya da toplum adına halk adına yönetenlere karşı bir bekçi köpeği (watch dog ) denilir. Eşik bekçisi deniliyor. Belki sizin ders kitaplarınızda var. Eşik bekçisi yaklaşımı yanlıştır. Gerçekten bekçi köpeği kimin bekçi köpeği? Halkın gerçekleri öğrenme hakkının bekçi köpeğidir.  Bunun için 4.kuvvet denmiştir. Yasama, yürütme, yargı erklerinin halk adına denetleme, halk adına onu gözetme işlevi… Biz bu işlevi nasıl yerine getirebiliriz? Hangi  sermaye yapısı ile yerine getirebiliriz? Çünkü bu işlevi nedeniyle gazetecilik bir kamu hizmetidir. Ama kamunun elinde kamu sahipliğinde işleyebilirim. O zaman mevcut yönetimlere taraf olmak konumunda kalır.

Fotoğraf: Ali Bestami Hoşgören

“Gazetecilik 1980’li Yıllara Kadar Sağlıklı Bir Şekilde Yürüdü”

Dünyada da  hem kamu sermayesine sahip hem de tarafsızlığını koruyan bir tek örnek var: İngilizlerin BBC’si. Bunun dışında maalesef olumlu bir örnek yok. Bunun için gazetecilik bir özel iştir.  Özel iş olarak gitmelidir.  Ama bu özel iş içinde özel kamu hizmetini yönetmeye dönük bir anlamı, işlevi olabilmelidir. Bu çok uzun yıllar 1980’li yıllara kadar Türkiye’de ve dünyada epey sağlıklı bir şekilde yürüdü. Çünkü gazete sahipleri bir aile meslekliydi ve gazete sahiplerinin gazetecilik dışında başka işleri yoktu. Tek işleri gazetecilikti. Bunun bir istisnası 1960 yılında 27 mayıs darbesinden sonra gazetecilerin rehine 212 sayılı yazı ile bazı ayrıcalıklar  sağlandı. Gazete patronları bu ayrıcalıklardan biraz maddi sıkıntılar nedeniyle tepki gösterdiler. Bir şey yaptılar ve protesto için gazetelerini birkaç gün yayınlamama kararı aldılar. Buna karşılık gazeteciler bir gazete çıkardılar. Dokuz büyük gazeteye karşı o gazetelerde çalışan gazeteciler çıkardı. Şimdi çıkmıyor ama Gazeteciler Cemiyetleri’nin çıkardığı bayram gazetelerinin kökeni buradan geliyor. Ve  yayınlanan bildiride gazetecilik çorap fabrikası işletmeye benzemez dediler. Çorap fabrikası şuydu: O dokuz gazetenin arasında Akşam Gazetesi’nin  sahibi rahmetli Malik Yolaç. Akşam gazeteciliğin yanında bir de çorap fabrikası vardı. Ötekilerin başka işleri yoktu.  Başka işte çorap fabrikasıydı sadece.  Ama 1980′ de bu neoliberal küresel kapitalizm yükseliş döneminden itibaren Türkiye’de ve dünyada büyük sermaye sahipleri gazeteciliğe girmeye başladılar ve büyük sermayenin büyük avantajları ortaya çıktı. Teknoloji çok ilerliyordu. Bizim bilgisayarlar çok gelişmeye başlıyordu ve bu çok pahalıydı. Büyük sermayeler girmeye başladılar. Türkiye’de Aydın Doğan, Asil Nadir gibi büyük sermaye sahipleri gazetecilik işine girmeye başladılar. Ve o aile gazeteleri Simaviler, Karacanlar sahneden çekildiler. Gazetecilik başka işlerin küçük parçaları hale gelmeye başladı. Dünya geneline bakarsak çeşitli araştırmalarda onu okuyorsunuzdur şimdi dünya medyası bir anlamda yedi büyük tekelin elinde. Türkiye’de bu sermaye sahipliği ön plana çıktı ve gazetecilik bir anlamda başka işlerin vitrini haline dönüştü.  Yani şuan Türk medya, görsel ,yazılı  medya yapısına bakın. Hiçbir gazete veya televizyon  görsel, yazılı, medya gibi büyük sermaye grubunun bütün cirosunun %15’inden fazla paya sahip değil. Bu durumda gazetecilik o başka işlerin yayında yürümesi için iktidar sahipleriyle uyuma dönüştü. Buna karşı ben siyasi yaşamımda çok ciddi bir mücadele verdim.  Ama bu mücadeleyi kazanamadım. 1994 yılında bu meşhur Türkiye’de ilk defa radyo, televizyon yeniden girerken,  yasanın hazırlanmasında sansür maddeleri hariç bütün maddelerde benim katkım var.  İlk çıktığında dedik ki hiç kimse herhangi bir radyo veya televizyon şirketinde %25 den fazla hisse sahibi olamaz. Yabancı hisseder payı %25’i hiçbir şekilde geçemez, radyo ve televizyon sahipleri devletle iş yapamaz, devletle işi olamaz. Çünkü radyo televizyon gazete kanunu değil ama yazılı medya içinde örnek olması hayali içindeydik. Radyo ve televizyon sahipleri devletle iş yapamadığı gibi borsada da işlem yapamaz. Yani finansman özgürlüğü kendi çıkarları için halkın gerçekleri öğrenme hakkından vazgeçecek. Ellerinden bütün nedenleri almaya çalıştık. Ama 2000’li yıllara gelince televizyonlar özellikle de yayılıp bir sürü büyük sermayeler, televizyonları ele geçirince büyük meclise baskı yaptılar. Bizim direnişimize rağmen bu medya sahipliğini halk adına koruma altına alan yasaları değiştirdiler. Onun üzerine ben dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer  ile ilişki kurarak bunun veto edilmesini sağladık. Tekrar görüşüldü. Tekrar değiştirildi. Büyük medyanın baskılarıyla hatta bu değişiklik sırasında benim üzerime de gazeteci kökenli olmama rağmen gerçeği yansıtmayan haberlerde yaptılar. Benim büyük oğlum da gazetecidir. Onun İsrail’de de TRT muhabiri olaraktan çatışmaları izlerken bir İsrailli güvenlik görevlilerince başka gazetecilerle birlikte gözaltına alınmasını bahane ederek dönemim büyük gazetelerinden bir tanesi onu şöyle haberleştirdi  ‘babası gibi bombacı ‘. Tabi dava açtık kazandık. Astı astarı olmayan böyle bir suçlama. Benim üzerimde mecliste baskı kurmak ve engellemek için çaba harcıyorlardı. Bunları yaptılar. Fakat yine bu yasayı çıkardıklarında  bu sefer Cumhurbaşkanı Necdet Sezer anayasa mahkemesine gönderdi. Anayasa mahkemesi de bizim lehimize iptal ettirdi. Ama altı ay içinde yeni bir yasa çıkması gerekiyordu.  İptal tarihi 2002 -2019. Hala yeni bir yasa çıkmadı. Onun için Türk medyası ile ilgili sermaye konusunda şu an ortada bir yasa yok. Yasal boşluk var. Bu nedenle de her türlü sermaye sahipliği ile ilgili medyanın kamu hizmeti olmasından kaynaklı düzenlemesiz bir yaşam sürdürüyoruz.

“Sermayenin Medyaya Girmesiyle Medya Çalışanlarının Örgütlüğü Yok Edildi”

Gazetecilerin bu yasal boşlukla ilgili istekleri ve önerileri var mı?

Maalesef, herhalde ben mahallenin delisi olarak kaldım. Sadece ben dile getiriyorum, anlatmaya çalışıyorum. Gazeteciler şu nedenle bir şey öne süremiyorlar: Büyük sermayenin medyaya girmesiyle birlikte medya çalışanlarının örgütlülüğü yok edildi. Benim aktif gazetecilik yaptığım yıllarda basın sektörü sendika örgütlenmede zirvedeydi. Yani sendikasız çalışan yok gibiydi. Şu an sendika bir tek Anadolu Ajansı ve kısmen TRT’de var. Başka hiçbir yerde yok. Sendika tasfiye edildi. Hepsi iş güvencesi pamuk ipliğine bağlandı. O nedenle iş bulan gazeteci hiç sesini çıkaramadı. Bunun için sadece basın sektörü değil Türkiye’de bir sürü iş alanı için yeniden 1960’lı yıllarda ve 1990’lı yıllara kadar onun öncesinde 12 Eylül askeri müdahalesiyle tırpanlanan sendikal örgütlenme hakkının yeniden kazanılması lazım. Yani bunların mücadelesinin verilmesi lazım. Bu örgütün medya sektöründe diğer iş konularında olduğu gibi sağlanabildiği ölçüde yeniden medya sermayesine karşı özgürlük direnme gücü sağlanabilir. Şimdi dünyada da zaman zaman söyleniyor. Çok ünlüdür:  ‘Basın ne kadar özgürse demokrasi o kadar ileridir‘ vs. Medya ancak medya sahibinin çizdiği çerçeve kadar özgürdür. Fiili gerçek bu. Bu gerçeği değiştirmemiz lazım.

Fotoğraf: Ali Bestami Hoşgören

Türkiye’de İletişim Fakültelerinde alınan eğitimi yeterli buluyor musunuz?

Ne kadar pratikle bütünleşebiliyor? Buna bakmak lazım. Gazeteci hemen hemen her konuyu özellikle de hukuk, dünya, uluslararası ilişkiler dahil her konuda bir şekilde bilmelidir. Bilgi sahibi olmalıdır. Benim gözleyebildiğim kadarıyla iletişim fakültelerinde gazeteciliğin altyapısı ile ilgili yani masanın gerisi ile ilgili bazı dersler yeterli yetkin kişiler tarafından veriliyor. Ama bir dünyayı ve Türkiye’yi kavrama anlamında dersler ne kadar yeterli? O konuda kaygım var. İlk iletişim fakültesi Ankara’da bizim siyasal bilgiler fakültesine bağlı olarak Mülkiye’ de  açıldı. Oradan mezun arkadaşlarla çalıştım.  Çok iyi arkadaşlar vardı. Ama hep şu eksikliği hissetim: Aktif gazetecilik yaptığım yıllarda da iş talebi örneğin; hukuk, siyasal mezunundan gelirse onu hala eşit koşullardaysa öğrenime bakacaksam basın ve iletişim fakültesi mezununa göre tercih etme konumundaydım. Dünyevi kavrama ve genel kültür bağlamında daha üst seviyede oldukları algısı ile yaklaşılmıyor.

Tecrübeli bir gazeteci olarak gazetecilik  okuyan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Gazetecilik bölümü okuyan öğrencileri benim tavsiyem dersin dışında dünyayı ve Türkiye’yi tanımak için kendi kendilerini eğitmelidirler. Çünkü bir meslek okulu haline dönüştüler. Bu meslek onların omuzlarında yükselecek. Ama okulda öğrendikleriyle hiçbir zaman yetinmemek, defteri orada kapatmamak hem pratik yaparak geliştirmek hem de dünyayı algılamak konusunda zamanı çok iyi değerlendirmeleri gerekir.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ?

Daha ne kadar devam eder bilmiyorum. Ama ben her zaman iletişim fakültesi mezunlarına destek olmaya çalışırım. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde  Medya ve Politika diye yüksek lisans dersi veriyorum. Orayı takip etmelerini öneririm. Başvurduklarında oraya katılmaları o programa dahil olmaları konusunda  referans olabilirim.

Haber: İlker Polat