Güncel MANŞET

CHP İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu ile Söyleşi

Fotoğraf: İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu'nun Fotoğrafçısına Aittir.

Daha önceki dönemlerde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) adına birçok görevi üstlenen İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu ile 31 Mart seçimleri, gündem ve kendi yaşamına dair bir hoş bir sohbet gerçekleştirdik.

Bir çocuk veya bir genç, ‘Canan Kaftancıoğlu kimdir’ diye sorarsa cevabınız ne olur? 

Canan Kaftancıoğlu;  ilk doğduğu günden itibaren Anadolu’da yokluk ve yoksulluk içinde büyümüş, muhafazakar çevrede yetişmiş ama Cumhuriyet sayesinde devlet okullarında okumuş, kendini bildiği ilk günden itibaren hep hayaller kurmuş ve inandığı hayallerini gerçekleştirmek için peşinden koşmuş biridir. İnanan, çalışan, hayallerini ve inançlarını hayata geçirmeye çalışan birisidir.

Yerel seçim sonuçlarını kısaca değerlendirir misiniz?

31 Mart seçimlerine dair aslında söylenecek çok şey var. Sizlerin de yakından takip ettiği gibi herkes her şeyi konuşuyor. Kamuoyunda; gazeteciler, siyasi partiler, yöneticiler… Ama 31 Mart seçimlerine dair asıl konuşulması gereken şeyler konuşulmuyor açıkçası. Ben bu konuşulmayanların yakın gelecekte uzun uzun konuşulacağını ve 31 Mart seçimlerine dönük hakikatin yıllar sonra bir kez daha ortaya çıkacağını düşünüyorum. Konuşulması gereken ama konuşulmayan şeyler ne?

31 Mart seçimlerinde özellikle İstanbul’daki seçim gecesinin uzun uzun konuşulması lazım. Çünkü seçim akşamı Anadolu Ajansı eliyle yani iktidar partisi, sandıklara darbe yapmak yoluyla seçimi o gece bitirmeye çalıştı. Bununla ilgili elimizde somut veriler ve deliller var. Gazetecilik ve haberciliğin şu an günümüz Türkiye’sinde uygulanmayan ama olmazsa olmaz bir takım kuralları var. Haber ajansının görevi vatandaşa gerçekleri doğru ve tarafsız bir şekilde aktarmaktır. Anadolu Ajansı yüksekten açtığı oy oranını beş saat sonra durduruyor ve ne hikmetse o saatten sonra AKP seçimi kazandığını ifade ediyor. Sonrasında Cumhuriyet Halk Partisinin ıslak imzalı tutanaklarının elimizde olması ve o gece süreci dakika dakika vatandaşlara doğruları paylaşarak yönetmemiz, halkın kendi iradesine sahip çıkması; o gece yapılmak istenen sandık darbesini engelledi. Burada sorulması gereken iki ana soru var: Birincisi sandıkta kaybedenler, demokrasiye inanmadıkları ve sandıkta kaybetmeyi hazmedemedikleri için hukuku ve vatandaşın iradesini hiçe sayarak bugüne kadar yaşadığımız şekilde vatandaşı bir kez daha mağdur eden şu süreci halka yaşatıyorlar. Asıl konuşulması gereken bu. Ve sonrasında da Türk halkının, yani kadim 81 milyonun iradesi;  değerleri, ahlakı, kardeşlik ve bir arada yaşama isteğine karşı hala insanları kutuplaştırmak isteyen bir anlayış var.

Yani uzun lafın kısası; halkı, vatandaşı değil rantı önceleyen bir anlayışa karşı biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak hakikaten inandığımız ama halkın yararı olan mücadeleyi verdik. O yüzden bu süreç sadece Ekrem İmamoğlu’nun Belediye Başkanı olarak seçilmesinin ötesinde bu anlayışları da ortaya koydurması açısından kıymetli bir durum.

“Seçimin Yenilenmesi İçin Hukuksal Hiçbir Gerekçe Yok”

Sizce İstanbul’da YSK’nın vereceği karar ne olacak?

YSK’nın seçimi iptal etmesi için hiçbir hukuki dayanağı yok. Vatandaşta da seçimin iptal edilmesine dönük iradesinin yok sayıldığına dönük hiçbir duygu ve düşünce yok. 31 Mart akşamından itibaren vatandaş verdiği oyda da gösterdiği gibi İstanbul’da seçim sonuçlarını büyük bir mutlulukla kabullendi. İstanbul halkının derdi başka. Bir arada yaşamak istiyor. Daha eşit hizmet almak, daha özgür olmak, çocuklarını daha iyi bir geleceğe yetiştirmek istiyor. İstanbul halkının seçimin yenilenmesi gibi bir duygusu yok. Seçimin yenilenmesi için de hukuksal hiçbir gerekçe yok. Seçimin yenilenmesini sadece bir kaç kişi istiyor. Onlarda oturduğu koltukları terk etmeyen bir kaç kişi. O yüzden YSK böyle bir karar veremez. Çünkü hiç bir dayanağı yok. Verdiğini var sayarsak eğer; halk öyle kötü cezalandırır ki…

Fotoğraf: Mithat Doğan

“Amerikayı Yeniden Keşfetmedik, Disiplinli Bir Şekilde Çalıştık”

Seçim günü ve sonraki 17 günlük süreçte İstanbul’da “Seçim Güvenliği” konusunda göz ardı edilemeyecek bir başarıya ulaştınız. Bu güvenliği sağlamak adına neler yaptınız?

İl Başkanı olduğum andan itibaren bütün yönetici arkadaşlarımla birlikte seçimlerde başarılı olabilmek adına kısa, orta ve uzun vadeli planlamalar yaptık. Ama planlamaların dışında bu işleri nasıl hayata geçireceğimize dönük bir takım mekanizmalar kurduk. Birilerinin iş olarak görmediği şeylerin aslında seçimi kazanmakta ne kadar önemli olduğunu bütün örgütümüze anlattık. Geçmişten bugüne kadar yapılan aslında senkronize ve sistematik olarak yapılmadığı için görünür olmayan kimi işleri de belirli bir sistematiğin içine oturtarak bunların görünür olmasını sağladık. Şunu ifade etmek isterim: İl Başkanının görevi aslında planlama yapmak ve örgütüne örnek olmaktır. Şimdi ben İstanbul İl Başkanı olarak eğer örgütüme çok çalışmalısınız diyorsam, ben de en az onlar kadar çok çalışmalıyım. Ben İl Başkanı olarak örgütüme saat 6’ da sandık başında olacaksınız diye talimat verdiğimde ben 5.30’ da görevimin başındaydım. Örgüt bir kere İstanbul’da seçimi kazanacağımıza inandı. Çünkü ilimle, ortak çalışmayla, akılla, doğru stratejiyle birlik oluşturduk. İnanmakla kalmayıp; inandığını sonuca ulaştırmak için çalışmak gerektiğini ama nasıl çalışılması gerektiğini planladık. İşleri tanımladık, tarihledik, planladık ve sık sık multidisipliner bir şekilde çalıştık. 31 Mart gecesi de bizim İstanbul örgütümüz şunu biliyordu: O sandıkta doğru bir şekilde görevimizi yapmayıp sahip çıkmazsak eğer hiçbir anlamı olmayacağı bilindiği için bir yandan kampanya çalışmaları, bir yandan 6 ay öncesinden kurduğumuz sandık güvenliği komisyonuyla; arkadaşlarımız nasıl çalışacak?  Nerede görev alacak? Eğitimleri nasıl olacak? Sandık başında neler yapılacak? Neler yapılmayacak? Kişilerin geri bildirimi nasıl olacak? gibi bütün mekanizmaları tariflemiştim. Benim işim mekanizma kurmak açıkçası. Yine hukuk komisyonu ve diğer komisyonlarla işi planladık. Herkes işini yaptı. Ne fazla, ne eksik. Yani Amerikayı yeniden keşfetmedik. Disiplinli bir şekilde çalıştık.

Fotoğraf: Mithat Doğan

“Partilerin En Büyük Zenginliği Fikir Ayrılıklarının Olmasıdır”

Yerel seçim startı verildiğinden itibaren aday belirleme sürecinde İstanbul örgütünde bölünmeler olduğu söylemlerini duyuyorduk. İstifa süreciniz de olmuştu. Seçim başarısı bu konularda bir değişim sağladı mı?

Böyle partilerin en güzel zenginliği fikir ayrılıklarının olmasıdır. Çünkü siz eğer demokrasiye inanıyorsanız; kişileri değil de fikirleri tartışıyorsanız bundan daha güzel hiçbir şey olamaz. Çünkü farklı fikirleri tartışarak en doğru ortak akla ulaşabilirsiniz. Kimi zaman bizim partimizde de fikirler tartışılırken; dışarıda büyük bir kavga varmış, Cumhuriyet Halk Partisi birbirine girmiş gibi bir algı oluşturuluyor. Fikirler tartışıldığında böyle bir durum söz konusu değil açıkçası. Tek adam sistemine inanan partilerin bunu anlamaması normal. Ama kimi zaman bizim partimizde de fikirlerden ziyade kişilerin tartışıldığı, tartışmaya açıldığı durumlar oluyor. Benim hem İl Başkanı hem de bir partili olarak kişilerin tartışılmasını kabul etmem mümkün değil. Eğer siz Cumhuriyet Halk Partisinin programını, tüzüğünü benimsiyorsanız; eğer siz birileri gibi kendi adamınızı değil ilkeleri hayata geçirmek için mücadele veriyorsanız bunların hiçbir önemi olmaz. Ben kendi adıma şunu hep söylüyorum ve bütün örgütüme de bunu söyledim: Bir şey olmak için değil, bir şey başarmak için siyaset yapacaksınız. Bir şey olmak için siyaset yapanların hem partiyi hem ülkeyi getirdiği nokta bellidir. Bir şey olmak için siyaset yapanlarla benim kavgam var dedim. Birincisi seçim öncesinde;  ‘Kendisi varsa bu sistem var. Kendisi yoksa her şey yerle bir olsun.’ anlayışıyla kavgalıydım. İkincisi de; bu parti bir şey başarmak için değil, bir şey olmak için mücadele edenlerle kavgalıydım. Benim tek kavgam oydu. İstifa ile ilgili de kıymetli bir durumdu benim açımdan. O da şundan dolayı: Ben örgütün bana karşı verdiği sözlerin her zaman yerine getirmesini beklerim. Bende örgütün başıysam eğer bende örgüte karşı verdiğim sözleri yerine getirmekle sorumluyum. Örneğin;  İstanbul 3 bölgeden oluşuyor. Ben seçimler öncesi her bölgeden bir kadın belediye başkanı sözü vermiştim ve bunu da yapabileceğime inanıyordum. İstanbul örgütü de bunu istiyordu açıkçası.

İstifa kararıma gelirsek eğer; o dönem kişilerden dolayı değil ilkesel bir takım gereklilikten dolayı istifa kararım oldu.  Ama örgütüm ve yine benim gibi düşünen örgütlü mücadeleye inanan insanlar,  ‘Siz yıllardır örgütlü mücadeleye inanıyorsunuz. Tek başına karar aldığımızda bizi hep eleştiriyorsunuz’ dediler. Dolayısıyla örgütümün yoğun baskısıyla istifamı geri aldım. İstifa etmemdeki sebep kişisel bir şey değil. Tamamen ilkesel bir tutumumun yankısı.

Göreve geldiğiniz andan itibaren çeşitli başarılara imza attınız. 25 senenin sonunda tarihe “İstanbul’u Alan İl Başkanı” olarak geçtiniz. Hangi adımlar sonrası bu başarılara ulaştınız?

Başarılara tek başıma imza atmadım. Bana inanan, en az benim kadar çalışan İstanbul Örgütü imza attı.

Fotoğraf: Mithat Doğan

“Kadının Siyasette Var Olması Tek Adam Sistemlerinin Korkusudur”

Bu başarılarınız sonucunda bir kadın yönetici olarak kadınlara güç vermek adına söylemek isteğiniz bir şey var mı?

Türkiye’de kadın olmak çok kolay değil. Türkiye erkek egemen siyasetin olduğu bir yerdir. Hiçbir parti ayrımı yapmadan söylüyorum. Kadın siyasetçi olarak mücadele etmek hiç kolay değil. Ama ben kadın siyasetçi yoldaşlarıma şunu söylemek isterim: Bizler sadece kadın kimliğimizle değil;  ama kadın olduğumuzu da unutmadan, daha da önemlisi yıllardan bugüne kadar süre gelen kadın mücadelesini unutmadan ve bizlerin her bir başarısının geçmişte verilen kadın mücadelesinin sonucu olduğunu unutmadan, erkek egemen bakışına bir şey talep ederek değil… Altını çizerek söylüyorum: Bir şey isteyerek ya da bir şey bekleyerek değil. Tam tersi erkek egemen bakışına, haklarımız için mücadele ederek söke söke alarak siyasette öyle ya da böyle var olacağız. Çünkü kadının siyasette var olması demek; tek adam sistemlerinin korkusudur. Bana yapılan saldırı nedenlerinden biri de budur. Dünyada zalimler ve zulüm edenler;  zulümlerini ilk başta kadınlarla, kadın politikalarını baskılayarak yaparlar. Çünkü eğer siz bir toplumun özgürleşmesini istiyorsanız kadını özgürleştirirsiniz. Toplumu baskı altında yönetmek istiyorsanız eğer kadına baskı uygularsınız. Bu tüm tarihsel süreçte böyle olmuştur. O yüzden altını da bir kez daha çizmek lazım. Kadın mücadelesi erkeklere karşı verilen bir mücadele değildir.  Kadın mücadelesi erkek egemen bakışa karşı verilen ve kadın mücadelesini en az kadınlarla destekleyen erkeklerle birlikte verilen bir mücadeledir. Bizler siyasette erkek egemen bakışı alt ettiğimizde işte o zaman Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet değerlerine layık olarak bu ülkeyi de Cumhuriyet Türkiye’si haline bir kez daha getirebiliriz. O yüzden zorluklara rağmen benim hep söylediğim bir söz vardır: Üreten biziz. Eninde sonunda yöneten biz olacağız.  Ben buna sonuna kadar inanıyorum.

“Korku, Zalimlerin ve Zulmedenlerin Yaşadığı Şeydir”

Göreve başladığınızdan bu yana ve geçtiğimiz günlerde olduğu gibi de sürekli hedef halindesiniz. Bu durum sizi ve ailenizi etkiliyor mu?

Ben yıllarca bir mücadele geleneğinden gelen biriyim. Doğduğum ilk günden itibaren hayatın farklı yerlerinde, farklı şekillerinde, hayat bana hiçbir zaman altın tepside bir şey sunmadı. Ben bugüne kadar hem kimliğimle hem siyasi mücadelemle hem de mesleki alanda hayatın her alanında sadece inandığım mücadeleyi vermiş biriyim. Bizim verdiğimiz mücadele bireysel bir mücadele değil. Toplumsal bir mücadeledir. Bu mücadele halkın daha iyi yaşayabilmesi, halkın geleceğinin daha aydınlık olabilmesi içindir. Ben biliyorum ki bu topraklarda Cumhuriyet’ten itibaren çok daha geriye de gidebiliriz. Tabii ki halk için, hak için, adalet için uğraşanlar hep hedef gösterilmiş ve ne yazık ki katledildiği dönemlerde olmuş. Uğur Mumcu, Hrant Dink, Ümit Kaftancıoğlu bunlardan biri. Ne yazık ki bu sayıları çok daha fazla arttırabiliriz. Bu nedenle bu mücadeleyi verirken; insanları ötekileştirmeyen, insanların barış içinde yaşaması için mücadele veren, insan hak ve özgürlük mücadelesi veren herkesin hedef gösterilmesi anlayışları oluyor. Ben de bu bağlamda hedef gösteriliyorum. Bu hedef gösterme ile ilgili psikolojik hiçbir etkilenmem olmadı. İçim bu konuda çok rahat. Eğer bir mücadeleye giriyorsanız o mücadelenin sonuçlarına katlanırsınız. Ama hiçbir şey inanmış insanın mücadelesinden döndüremez. O yüzden örnek aldığımız kişilere ihanet etmiş oluruz. Cübbeli Ahmet Hocanın beni hedef göstermesi hakikaten beni güldürdü. Ama bir açıdan çok önemli. Beni sırf kendi bulundukları yerden hedef göstermek isteyen, adına sözde gazeteci denilen kirli kişiler; işte kimi sözde siyasetçilerin bulundukları yeri tanımlaması açısından çok anlamlı. Cübbeli Ahmet ile aynı noktada insanlar yan yana gelmeyi hazmediyorlarsa bu benim tedirgin olacağım bir şey değil. Ama uzun vadede onların çok utanacakları bir şey olacak. Hedef gösterilmekten de korkmuyorum. Korku, zalimlerin, zulmedenlerin yaşadığı şeydir.

Parti içinde de böyle hedef gösterilmelere rastlıyor musunuz?

Parti içi ya da dışı diye ayırmak istemiyorum. Ama şöyle: Ahlaklı, inançlı ve belirli bir politik zeminde mücadele ettiğiniz zaman hem parti içinde hem parti dışında hedef gösterilebilirsiniz. Ama benim onlarla hiç ilgilenecek zamanım yok. Sadece işimi yapıyorum. Onların sorunu diyorum.

Fotoğraf: İstanbul İl Başkanı Dr. Canan Kaftancıoğlu’nun Fotoğrafçısına Aittir.

“İstanbul Nefes Aldığında Türkiye’de Nefes Alacak”

Son olarak İstanbul’un sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan Türkiye’deki konumunu değerlendirir misiniz?

Bu önemli ve kıymetli bir soru. Ben üniversite yıllarımda İstanbul’a geldim. 1989 yılından itibaren de İstanbul’da hakikaten bir kent aşığıyım. Ama bazılarında olduğu gibi sadece boğazına, denizine ya da modasına değil. Örneğin; 25 yıldır çocukların oynayacak park bulamadığı için sokaklarda oynadığı bağcıların kültürel dokusuna da, oradaki insanların iletişimine de, sosyolojisine de aşığım. İstanbul aslında sadece Türkiye’de değil, dünyada bir var kabul edilebilecek, bir cazibe merkezi olabilecek, bir kültür merkezi olabilecek;  tarihiyle, geçmişiyle, sosyolojisiyle, coğrafyasıyla o kadar önemli ve merkezi bir kent ki… Benim bu yerel seçimlerdeki aslında en iyi motivasyonlarımdan biri de buydu:  Yıllarca ihanet edilen İstanbul’un yeniden geçmişine ve geleceğine yaraşır bir şekilde köprüden önceki son çıkıştan kurtarılmasıydı. Çünkü İstanbul demek 81 milyonu temsil eden bir popülasyonun burada yaşayabilmesi demek. İstanbul demek uzun yıllardır farklı kültürlerin bir arada yaşayabildiğini görmemiz demek. İstanbul, tarih demek. İstanbul, kültür demek. İstanbul, gelecek kuşaklara bırakabileceğimiz ve bütün dünyanın örnek alabileceği cazibe ve kültür merkezi demek. Bir gençlik merkezi olabilir demek. O yüzden İstanbul’un 31 Mart akşamı da sadece Ekrem İmamoğlu’nun Belediye Başkanı olması değil, hakikaten yeni bir başlangıcın ilk adamı olması anlamında da çok önemli. Çünkü Ekrem İmamoğlu tam da İstanbul’a, kente, coğrafyasına, tarihine, kentte yaşayan insanına bu gözle bakıp, bu gözle hizmet edeceği için; İstanbul’un 1-2 yıl içerisinde sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde tarihi özelliğini kaybetmeden önemli bir turizm, ekonomi, cazibe şehri olabileceğini göreceğiz. İstanbul nefes aldığında, emin olun Türkiye nefes alacak. Kongre konuşmamda da söylemiştim:  İstanbul Türkiye’dir. Hakikaten de öyle.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Özellikle üniversite öğrencilerine bu eğitimi alırken,  gerçekten gazeteci olup görevlerini yaparken şunları söylemek isterim:

Katledilmiş, hapse atılmış bir sürü gazetecinin olduğu yerde; günümüzde sadece köşe başlarını tutarak kendilerini gazeteci sanan, farklı düşünse bile yalan yazarak, iftira atarak bu toplumu kutuplaştıran insanlar varken sizlerin bu süreçteki emeği ve sonrasında yapacağınız iş belki Türkiye’de halkın doğru bilgi alması anlamında da çok kıymetli olacak. O yüzden ben Türkiye’deki gazeteciliğin, iletişimin, basının geleceği adına umutlanıyorum.

 

Haber: Şefik Durdu